Saraybosna ve Srebrenica'dan İzlenimler
Hafıza ve Gençlik Programı'nın danışmanlarından Esengül Ayyıldız, bu yıl program kapsamında Bosna Hersek’in Saraybosna ve Srebrenitsa kentlerine düzenlenen uluslararası saha ziyaretinden hareketle üç bölümden oluşan bir yazı kaleme aldı. Yazısında Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı'nın hafızasını edebiyat, fotoğraf ve medya tartışmaları eşliğinde ele alırken; felaketin temsil edilmesi, tanıklığın sınırları ve hafızalaştırma pratikleri üzerine düşünüyor.
“İlk bombalar düşerken yatak odasındaki halıya karın üstü yatmış, radyo dinliyordum -David Bowie’nin Suffragate City’si çaldığı sırada birden metalik bir uğultu havayı yırttı ve bir patlama perdelerimizi kornişten uçurdu. Basıncı o kadar şiddetliydi ki barfikste uzun süre baş aşağı sarkmışım gibi gözlerim karardı.
Sokağın bütün alarm düzenekleri panik halindeydi ama ben değildim. Henüz değildim. Çok geçmeden sürekli panik halinde olacak, her gölgede ölüm olduğunu sanacaktım ama savaşın ilk günü daha çok şaşkınlık içindeydim.”
1.
Bu cümleler Tijan Sila’nın. Sevgili arkadaşım Ayça Sabuncuoğlu’nun Almanca’dan çevirdiği Saraybosna Radyosu, Siren Yayınları’ndan çıktığında okuma listesine dâhil etmiştim. Hafıza Merkezi’nin Hafıza ve Gençlik ekibi olarak Saraybosna ve Srebrenica’yı ziyaret etmeden önce, o felaketi yaşayan birinin nasıl hatırladığını ve ne hissettiğini kavrayabilirim belki umuduyla nihayet başına oturdum. Ziyaretten sonra yeniden okudum.
Tam da Melike Koçak’ın yazdığı gibi: “… söz konusu felaketse, çok çok onun yazılamazlığı üzerine düşünmek; içinden geçip gittikten sonra, geçip giderken kalana bakmak ancak mümkün olabilir. Onu anlatıvermek değil de onu anlatmanın dilini, biçimini aramak ki bu epey zaman alır.” (Melike Koçak, Tenhada Yazmak: https://birikimdergisi.com/guncel/12472/tenhada-yazmak)
Saraybosna ve Srebrenica’da soykırımın nasıl hatırlandığını, hafızalaştırıldığını anlamaya çalışırken, daha önce birlikte yaptığımız Ermenistan ziyaretinde ya da içinde bulunduğum Dersim Soykırımı saha araştırmalarında olduğu gibi, zihnimi kemiren, anlamak üzere etrafında dolanıp durduğumuz bu zor meselelerin anlatılamazlığıydı. Bu imkânsızlıkla birlikte, Saraybosna ve Srebrenica ziyareti sonrası zihnimde kalanları, savaşların canlı ve seyirlik birer gösteriye dönüştüğü ve etik tartışmaların bu zamana eşlik ettiği dönemde dünyayı ve felaketi anlamaya çalışan genç bir insan olarak izlemiş olmanın verdiği zayıf bir yetkiyi kullanacağım, izninizle.
2.
Tijan Sila’nın alıntıladığım cümlelerindeki David Bowie’nin Suffragate City’sini dinlerseniz (şuraya buyrunuz: https://www.youtube.com/watch?v=EaVm93q95fc) 90’ların ruhunu hissedeceksiniz. Türkiye’de medyanın kamusal alanının ve tabii piyasasının gelişmesi, tek kanallı TRT yayıncılığından sonra önce özel radyolarla olmuştu. 1991’de Star–Magic Box televizyonu ile birlikte başlayan ve hızla ilerleyen ticari yayıncılığın en şaşırtıcı ve sarsıcı deneyimi, önce Körfez Savaşı’nın ve sonra Bosna’da yaşanan soykırım sürecinin canlı yayınlanması ve izlenmesiydi. Hem yayıncılık hem izleyici deneyimi hem de tüm bu kamusal alanı yeniden düşündüren etik tartışmalar bakımından da o dönem çarpıcıydı.
Bu konuda önemli tartışmalar yürüten, medya ve iletişim çalışmalarında temel bir başvuru kaynağı olarak önemini hâlâ koruyan Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabı, Sontag’ın gazeteci olarak o sırada Saraybosna’da bulunan oğlu David Reiff’i ziyarete gitmesiyle birlikte kaldığı ve uzun zaman “içeriden” tanıklık ettiği Bosna’da, insanların yaşadığı savaş ve soykırım felaketine referanslarla doludur. Okurken hem izleyicilerin birer imaj ve enformasyon tüketicileri olarak nasıl inşa edildiklerini ve tanıklığa, dolayısıyla savaşı ve felaketi durdurma potansiyelinin fotoğraf ve televizyon/medya içerikleri dolayımıyla nasıl soğurulduğu üzerine düşündürür. Eğer Saraybosna’yı ziyaret ettikten sonra yeniden okursanız, referans verdiği kısımları düşünerek kendinizin de bir izleyici olarak nasıl inşa edilmiş olabileceğiniz üzerine de düşünürsünüz. Kitabın son cümleleri şöyledir:
“Bizim, savaşın neye benzediğini gerçekten tasavvur etmemiz mümkün değildir. Biz savaşın ne kadar korkunç, ne kadar dehşetengiz bir şey olduğunu -ve ne kadar 'normal' hâle geldiğini- tahayyül edemeyiz. Biz anlayamayız, tahayyül edemeyiz. Fakat, bir süre ateş altında kalmış ve yanı başında başkaları vurulup düşerken ölümün pençesinden kurtulmuş her talihli askerin (her talihli gazeteci, yardım kuruluşu görevlisi ve bağımsız gözlemcinin) değişmez duygularla hissettiği şey budur. Ve haklı olan onlardır.” (Sontag, 2023: 129)
“Biz” seyircileri “onlar”ın, yani felaketi yaşayanların “acısı”na pornografik bir merakla değil, aradaki mesafeyi sorularla ve sorgulamalarla besleyen bir dolaylı tanık olarak konumlandıracak bir habercilik ve fotoğrafçılık pratiğinin hava gibi su gibi ihtiyaç hâlinde olduğu şimdilerde, bunu edebiyatta yapabilen bir yazar olarak Tijan Sila, Saraybosna Radyosu’nda “Bosna Savaşı’nı nasıl açıklamalı?” sorusuyla başladığı 2. Bölümde, felaketi yaşamış bir genç olarak meseleyi kendi gözünden şöyle anlatıyor:
“Hırvatistan, Mayıs 1991’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Slovenya, Haziran 1991’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Kosova, 2008’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Sırbistan, Yugoslavya’nın dağılmasını kendi egemenlik alanının dağılması olarak algıladı, diğer federe devletlerin bağımsızlık çabalarını da astların ayaklanması olarak.
Yugoslavya’nın çöküşünü takip eden çok sayıda savaş arasında, benim anavatanımdaki savaş en karmaşık olanıydı. Bosna, Yugoslavya’nın coğrafi merkezindeydi ve çokkültürlüydü; Müslüman Boşnaklar, Katolik Hırvatlar ve Ortodoks Sırplar yaşıyordu burada. Bosna nüfusunun üçte biri karma evlilik yapmıştı, bu çiftlerden biri de benim annem ve babamdı: Annem Hırvat-Katolik, babam Boşnak-Müslüman bir ailedendi.” (Sila, 2025: 19)
Sila’nın babaannesi ise Hristiyan Ortodoks bir Sırp ve babası kendisini Müslüman olarak görüyor, çünkü genelde olduğu gibi Boşnaklar için de baba tarafından atalar belirleyici oluyor. Bu soyağacı, Bosna’daki savaşı ve toplumsal dinamikleri anlamanın kolay olmadığını yeterince iyi ifade ediyordur. Daha da kafa karıştırıcı olan şey, Sırbistan Bosna’ya saldırırken Bosna’daki Sırp azınlığın desteğine güvenebilmiş ve Bosna Savaşı’nı “aynı zamanda bir iç savaş” hâline getiren şeyin de bu olduğunu söylüyor. Fakat Boşnak Sırpların bir kısmının Sırp milliyetçilerine karşı savaştığını da ekliyor. Boşnak Müslümanların bir kısmı da Sırp silahlı kuvvetlerini desteklemiş ve hatta Boşnak ordusuna karşı savaşmışlar. Fikret Abdic (bu adama “savaş ağası” diyor Tijan Sila), ülkenin batısında “özerk bir eyalet” ilan edince onun peşinden gitmişler ve bir yıl sonra Hırvat milliyetçilerinin birlikleri de Bosna ordusuna karşı savaşmış. Bu çarpışmalar her yerde olmamış, özellikle Mostar’da yoğunlaşmış, diğer bölgelerde ise Sırplara karşı müttefik kalınmış.
“Sonunda herkes herkese karşı savaştı.” diyor ve hemen devamında, iç savaşı hazırlayan ortamı ve bunun nasıl bir şey olduğunu da şöyle anlatıyor: “Böyle olacağı önceden belliydi. Savaşın patlak vermesinden aylar önce Saraybosna’da sürekli taşkınlıklar oluyordu; futbol maçlarından sonra, konserlerden sonra, düğünlerden sonra, hatta herhangi bir meslek lisesinin töreninden sonra. Saraybosna Radyosu her gün yeni olaylar bildiriyordu. Kendi diktikleri hayali üniformalar içindeki milisler geceleri kendi etnik grupları adına sokaklarda devriye geziyordu.” (Sila, 2025: 10)
3.
21 Mayıs 2026’da Sarajevo Uluslararası Havalimanı’na indiğimizde, kentin yemyeşilliğinin bizi karşılaması biraz şaşırtıcıydı. Daha sonra Srebrenica’ya minibüsle yaptığımız yolculukta, sık ağaçlıklı ormanların arasında yol alırken de hissettiğim, doğanın huzur vericiliği değil, tekinsizliğiydi. Havalimanı’ndan otele doğru giderken mecburen kentin içinden geçiyorsunuz ve Miljacka Nehri’nin kenarından yol alıyorsunuz. Doğasının yeşilliğine ve nehrin verdiği ferahlığa rağmen bu tekinsizliğin, pek de uzun olmayan bir zaman önce yaşanmış kuşatma ve soykırımın gölgesi olduğunu tahmin edersiniz. Felaketin ardında bıraktığı tekinsizlik…
Post-Conflict Research Center’ın (PCRC) okumamızı önerdiği kaynaklarda, Saraybosna’nın kuşatma sırasında dünyanın en ünlü yerlerinden biri olduğu ve bunun tesadüf olmadığı belirtiliyordu. Mesela Sontag’ın oğlu David Reiff ya da Christiane Amanpour gibi uluslararası gazeteciler Saraybosna’daydı ve Sontag da bu vesileyle orada yaşanılanlara tanıklık ediyordu. Yani savaşın ana sahnesi, uluslararası medya açısından Saraybosna’ydı. Söz konusu Saraybosna Kuşatması’nın uluslararası kamuoyundaki algılanış biçimi ile kırsal bölgelerdeki şiddetin göz ardı edilmesi arasındaki uçurumun nedeni, şehrin yabancı gazetecileri ağırlayabilecek otellerinin olması ve haberciliğin/yayıncılığın yapılabilmesi için gerekli iletişim altyapısına sahip olmasıydı. Böylece, Saraybosna savaşın ve soykırımın merkezi sahnesi olurken, gözlerden uzak bölgelerde insanların yaşadıkları felaket görünmez hâle gelmiş. Daha vahimi, yine söz konusu kaynakların belirttiği üzere, uluslararası haber gündeminin ilk sıralarında soykırıma varacak olan bu kuşatmanın yoğun ilgi görmesi, meseleyi “rutin” hâle getirmiş, uluslararası toplumu da sadece insani yardımlarla durumu idare eden seyircilere dönüştürmüş. Peter Andreas’ın (Andreas, 2011: 61) vurguladığı üzere, mesela, Saraybosna’da bir ekmek kuyruğunun bombalanması büyük bir “medya şoku” yaratıp NATO müdahalesini tetikleyebilecekken, kırsal kesimlerdeki köylerin yok edilmesi, milislerin/sniperların işledikleri cinayetler “rutin uluslararası kınamalarla” geçiştirilmiş.
İlk gün öğleden sonra, savaşın işte bu ana sahnesiyle tanışmaya, genç bir rehberle son derece sıradan bir turistik geziyle başladık. Üzerinden henüz otuz yıl geçmiş, etkileri son derece taze bir soykırıma dair insanların kamusal alanda rahatlıkla konuşmaları beklenemez elbette. Felaket yaşamış toplumlarda ilk kuşağın sessizliği, ikinci kuşağın mırıldandığı, sorgulamanın ve politika yapmanın ise üçüncü kuşakla başladığına dair literatürde yer alan bilgiyi burada hatırlıyoruz. Saraybosna’nın etnik-dinsel çeşitliliğinin ve çokkültürlülüğünün neredeyse sembolik mekânlarından biri olduğunu anladığım Logavina Caddesi’ne geldiğimizde (kroki için aşağıya bkz.), buraya ilişkin sorularımızla birlikte güven ilişkisi biraz kurulunca, rehberimizin, tıpkı Tijan Sila gibi, savaşın/soykırımın etkilerini derinden yaşayan çokkültürlü karma bir ailenin (Sırp ve Boşnak ebeveynler) çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Karma evlilikler konusunun zor meselelerden biri olduğunu ve yaşanan felaketi konuşmanın özellikle onlar açısından güç ve sanırım tekinsiz olduğunu da ikinci gün Srebrenica’ya yapacağımız yolculuk sırasında bize eşlik eden diğer genç rehberimizle yaptığımız sohbet sırasında daha iyi anlayacağız.
İkinci gün, Srebrentizsa Memorial Museum ve soykırımda öldürülen, bedenleri bulunabilen ve kimlikleri tespit edilebilen insanların toprağa verildiği mezarlığa doğru 3 saatlik bir yolculukla başladı. Yol boyunca geçtiğimiz kasaba ve köyleri çevreleyen uzun ve sık ağaçlarla kaplı ormanlık alanlar, soykırım sırasında milislerin/faillerin ‘insan avcılığı’ yapmasını nasıl kolaylaştırdığı ve insanların hayatta kalma mücadelelerinin boyutları bakımından düşündürücüydü. Doğanın “işbirliği” her iki açıdan da… Tekinsizlik hissi, bu ormanlık alanlardan geçerken iyice yükseliyor, tahmin edeceğiniz gibi...
Yol boyu bize eşlik eden rehberimiz, yirmi üç yaşında bir siyaset bilimi öğrencisi. Son derece politik, donanımlı ve açıklıkla konuşan, meselelerin sosyolojik, kültürel ve tarihsel art alanlarını da işe koşarak bilgi aktarması bakımından etkileyici biri. Rehberimiz, ailesinin soykırıma uğrayan Boşnak ailelerden biri olduğunu, büyürken bu konuda ailesi tarafından bilgilendirildiğini, dönemin anlatıldığını, görüntüleri izlediğini anlatıyor. Babasının adının bugün dahi Sırplar’ın elindeki uzun bir listede “terörist” olarak kayıtlı olduğunu, Sırbistan’a bir vesileyle gittiğinde alıkonulması üzerine (nedeni bu) öğrendiğini de aktarıyor. Felaketin pek de sona ermediğini gösteren düşündürücü bir bilgi olarak bunu okuyun.
Mezarlığa vardığımızda cuma namazına denk geliyoruz sanırım. Etkileyici ve epik bir yas hâli… Sessizce anmamızı yapıyoruz ve hâlâ genişlemekte olan mezarlığı dolaşıyoruz. Mezarlığın tam ortasında bir ağacın altında, soykırım sırasında zulme uğrayan Boşnaklara yardım ederken öldürülmüş tek bir Müslüman olmayan/Hristiyan kişi yatıyor. O kişinin ve onun gibilerin kimler olduğunu, neler yaşadıklarını, karma ailelerin mensuplarının ve faillerin çocukları olup da o ebeveynlere hesap soran çocukların politik sorgulamalarını daha ziyade merak ediyorum.
Bu ziyaretten pek çok soruyla ayrıldıktan sonra Genocide Memorial Museum’a gidiyoruz. Burası, soykırımdan kurtulmaya çalışan insanların sığındığı eski bir pil fabrikasıymış önceden. CNN ekranlarında Srebrenica’yı izlemiş olan benim kuşağımın ve öncekilerin hatırlayacağı bir yer. Temmuz 1995’te, Sırp Cumhuriyet Ordusu (VRS) generali olan, daha sonra CNN’de yayınlanan soykırım mahkemesinde yargılandığını da izlediğimiz Ratko Mladiç’in ve onunla iş birliği içindeki Sırp milislerin beş gün içinde binlerce Boşnağı katlettikleri Srebrenica Potocari’de, Birleşmiş Milletler’in Srebrenica Bölgesi’nde yaklaşık 400 Hollandalı Mavi Bereli askeri olmasına rağmen soykırımı engellemedikleri gibi, sığınmacıların kullandığı ve insani yardıma ulaşacaklarını düşündükleri onların denetimindeki bu alanı terk ettikleri yer burası.
İşte burası Genocide Memorial Museum’a dönüştürülmüş. Derinlikli ve çok disiplinli bir saha araştırmasından elde edilen verilere, sözlü ve görsel tanıklıklara, saha sırasında toplanan kişisel nesnelere dayalı, bilgilendirici ve malzemenin çeşitliliği bakımından etkileyici bir sergi kurulmuş. Türkiye’ye özel bir saygı duyuluyor, çünkü buranın renovasyonu TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından yapılmış.
İşin bu kısmı, Türkiye’de uzun yıllardır hafıza ve iyileştirici adalet mücadelesi yürüten, yüzleşme ve adalet talep eden ve yalnızca inkâr ve cezasızlıkla karşılaşan insanların devrelerini yakabilir. Türkiye hem hafızalaştırma, anma ve yüzleşme konusunda sahici bir politik dikkat göstermiş hem de maddi olarak cömert davranmış. Bu nedenle bu coğrafyada Türkiye’den gelmemiz, Ermenistan seyahatimizde karşılaştığımızın aksine, memnuniyetle karşılanıyor. Pasaportunu taşıdığımız ülke birinde kurban, diğerinde fail ve inkârcı durumunda. Türkiye’nin Ermeni felâketi ve Dersim Tertelesi başta olmak üzere, bu soykırımlarla yüzleşmek bir yana, bunu inkâr ederken şimdiye kadar yürütülen mücadelelerden de hafıza politikalarının geliştirilmesi ve adalet/yüzleşme talep eden politik söylemin kurulması ile ilgili epeyce öğrendiğini, sergi içeriğinde kullanılan dil, söylem ve temsillere baktığınızda anlıyorsunuz.
Ertesi gün, seyahatin son günü, Post-Conflict Research Center’ın kurucusuyla yaptığımız söyleşide, grubumuzdaki genç araştırmacılar bu ikilemi doğrudan sorduklarında aldığımız yanıt da şaşırtıcıydı. Srebrenica’da yaşanan soykırıma dair acil adalet ihtiyacı ve unutulmasına karşı Genocide Memorial Center’ın yaşatılması, araştırmaların sürdürülmesi ve uluslararası kamuoyunun oluşturulması için maddi kaynağa ihtiyaç vardı. Bu noktada etik bir sorgulama yürütmek yerine görmezden gelmek daha kolay olabiliyor. Seyahat sonrasında o dönemi yeniden düşünürken, bu yazıda da sık sık referans verdiğim Sontag’ın kitabında, kamusal hafıza ve müze meselelerine eleştirel yaklaştığı 5. bölümde şu cümlelere rastladım:
“(….) şimdi birçok kurban bir hafıza müzesi kurulmasını; kendi acılarının kapsamlı, kronolojik biçimde düzenlenmiş ve resimlerle beslenmiş bir anlatıya sığınak olacak bir tapınak açılmasını arzulamaktadır. Örneğin Ermeniler, uzun zamandan beri Washington'da, Osmanlı Türklerinin kendilerine karşı uyguladıkları soykırımın hafızasını kurumsallaştıracak bir müze açılması için çaba harcamaktadırlar. Burada başka bir noktaya temas etmek gerekir: Bir ülkenin, nüfusunun ezici çoğunluğu Afrikalı-Amerikalılardan oluşan bir şehir durumuna gelmiş bir başkentinde niçin bir Kölelik Tarihi Müzesi yoktur acaba? Gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri'nin hiçbir köşesinde (yalnızca metrolar gibi seçilmiş bölgeleri değil, Afrika'da tezgâhlanan köle ticaretinin ilk zamanlarından başlayarak bütün hikâyeyi anlatan) bir Kölelik Tarihi Müzesi'ne rastlanmaz. İşte bu, harekete geçireceği potansiyeller dikkate alındığında, toplumsal istikrar açısından son derece tehlikeli olduğu düşünülen bir hafızadır. Holokaust Anı Müzesi ve gelecekte kurulacak bir Ermeni Soykırımı Müzesi, Amerika'nın kendisinde yaşanmayan olaylarla ilgili olduğundan, hafızanın yetkililere karşı sert bir iç huzursuzluk uyandırması riski de yoktur. Oysa Amerika Birleşik Devletleri'ne Afrikalı kölelerin getirilmesi gibi büyük bir suç oluşturan bir tarihsel gerçeği kayda geçirecek bir müzenin kurulması demek, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kötülüğün kaynağının burada [Amerika'da] yattığını da kabul etmek anlamına gelecektir. Çünkü Amerikalılar, her zaman için oradaki (bütün tarihi boyunca adilliği tescillenmemiş tek bir lideri olmayan eşsiz bir ülke olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin kirli elinin bulaşmadığı yerlerdeki) kötülüğün resmini sergilemeyi tercih ederler.” (Vurgular bana aittir… Sontag, 2023: 91)
Bu yazıyı tamamladığım gün 2 Temmuz… 1993’teki Sivas Katliamı’nın yıldönümü… Bu felaketi de, tıpkı Srebrenica’yı iki yıl sonra yine Temmuz ayında canlı izleyeceğimiz gibi, televizyondan anbean canlı izledik. (Biz Alevi-Kızılbaşlar başka izlemişizdir muhtemelen.) 33 insanın canlı canlı yakıldığını izlediğimiz o otelin bir hafıza mekânına, müzeye dönüştürülmesi yıllardır talep edilir. İşte Sontag’ın bahsettiği “oradaki kötülüğün resmini sergilemeyi” tercih eden bir diğer ülke olarak, kötülüğün kaynağının aynı zamanda burada da olduğunu kabul etmeyi bir yana bırakın, bunu bir millî mesele hâline getirirler.
Bitirirken, aslında daha uzun yer vermek istediğim ama bir başka yazıya bırakmaya karar verdiğim konu, Srebrenica ve Bosna Hersek’teki felaketin hafızalaştırılma biçimine, soykırımlarda/katliamlarda patriyarkal pratiklere dikkat kesilerek, feminist metodolojinin ve kesişimsellik perspektifinin bu meselelere nasıl yaklaştığına, nasıl hava/su gibi elzem olduğuna dikkat çekmekti. Şimdilik şu kadarla yetineyim: Women, War and Peace: I Came to Testify (PBS, 2011: https://www.youtube.com/watch?v=ayMCtiVzG2s) belgeselinde uluslararası savaş mahkemesinde yapılan, Foça’da Sırp milislerin kurduğu tecavüz kampı ile ilgili yargılamada, bir yandan o tecavüzcülerin iğrenç yüzlerini izlersiniz, öte yandan kadınların tanıklıklarını dinlersiniz. “Utanmıyorum!” sesi belgeseli bitirdiğinizde kulağınızda ve aklınızda kalır. Bu tüm güçlü tavır karşısında derin bir saygı duyarsınız. Çünkü bu tür felaketlerde konuşulması ve adaletin “aranmasının” bile en zor olduğu konu cinsel suçlardır. Bir yandan savaş ve soykırımlarda fail taraf kadınlara yönelik cinsel saldırıyı bir savaş silahı olarak görür. Savaşanlar arasındaki patriyarkal kültürel dinamikler işler, fail tepesine felaket yağdırdığı tarafın onurunu böylece yıkacağını düşünür. Öte yandan, felakete uğrayan topluluğun kendi patriyarkal dinamikleri işlemeye devam ederken, bir savaş suçu olarak kadınların yaşadığı tecavüz, taciz ve nice şiddet suçu “utanç” nedeniyle açığa çıkmaz. Katlanarak devam eder.
Srebrenitzsa Soykırımı ve Foça tecavüz kampına dair yargılamalarda, kadınların “utanmıyorum!” diyerek tanıklık etmeleri bu nedenle devrimci bir duruş olarak görünür: hem patriyarkaya karşı duruş hem de faillerin suçlarını teşhir etmek bakımından… Seyahatin son günü PCRC ile yaptığımız panelde, bölgenin önde gelen inanç otoritelerinin kadınların uluslararası savaş suçları mahkemesinde tanıklık yapmaları için açık çağrıda bulunduklarını (fetva verdiklerini) ifade etti. Bunu nasıl anlamam gerektiğini sorguluyordum ki, aklıma yıllar evvel KAMER’in Kürt illerinde namus adına işlenen cinayetler ile ilgili yerel toplumsal dinamikleri de kapsayan çalışmasında, devlet-cemaat-emniyet vs. gibi çevrelerle iş birliği yapmasının ne çok eleştirildiği ve onların verdiği yanıtın ne denli net olduğuydu: Her bir kadının hayatı söz konusuydu, kadınlar için bu mesele hayat memat meselesiydi. Burada da dünyanın gözü önünde yaşanmış bir soykırım vardı (bugün Gazze’de yaşananlar gibi), adalet acil bir ihtiyaçtı ve failin “insanlığa karşı işlediği suçları” uluslararası bir mahkemede teşhir etmek için, savaş silahı olarak araçsallaştırdıkları kadın öznelerden daha güçlü ses ne olabilir ki…
![]() |
Kaynak: Demick, B. (2012). Logavina street: Life and death in a Sarajevo neighborhood. Random House.
Kaynaklar:
Sila, T. (2025). Saraybosna Radyosu, çev. Ayça Sabuncuoğlu, Siren Yayınları, İstanbul
Sontag, S. (2023). Başkalarının Acısına Bakmak, çev. Osman Akınhay, Can Yayınları, İstanbul
Andreas, P. (2011). Blue helmets and black markets: The business of survival in the siege of Sarajevo. Cornell University Press.
Belgeseller:
The Death of Yugoslavia, BBC, 1995: https://www.youtube.com/watch?v=bVUg-VoPAeA
Women, War and Peace: I Came to Testify, PBS, 2011: https://www.youtube.com/watch?v=ayMCtiVzG2s
Srebrenica Genocide: No Room For Denial, ICYT, 2018: https://www.youtube.com/watch?v=Sq77TySTst0
Esengül Ayyıldız

