Bosna Hersek’te Hafızayla Yüzleşmek

Hafıza ve Gençlik Programı'nın ikinci dönem katılımcıları Şükran Demir ve Özgür Ünal, bu yıl program kapsamında Bosna Hersek’in Saraybosna ve Srebrenitsa kentlerine düzenlenen uluslararası saha ziyaretinden hareketle ortak bir yazı kaleme aldı. Yazılarında, Bosna Hersek’teki hafıza mekânlarının yarattığı yüzleşme deneyimini, savaşın bireysel ve toplumsal hafızadaki izlerini ve bu mekânların adalet arayışıyla kurduğu ilişkiyi ele alıyorlar. Demir ve Ünal, Bosna Hersek’teki hafıza pratiklerini Türkiye’deki hakikat, yüzleşme ve hafıza mücadeleleriyle birlikte değerlendirerek devletlerin hafıza politikaları, cezasızlık ve kolektif hafızanın inşası üzerine düşünmeye davet ediyor.


 

İnsanların bir mekân üzerine bu kadar benzer duygular hissedebileceği nadir yerlerden biri, bizce Bosna Hersek’teki hafıza mekânlarıdır. Orada yaşanan her şey müzelerde ve hafıza alanlarında öylesine canlı kılınmış ki, kendinizi hiçbir zaman bu gerçekliğin dışında tutamıyorsunuz. Bu his tabii ki insana çok ağır geliyor. Savaş yıllarında yaşananlar, insana dair ne varsa bir şiddet alanına dönüştürmüş; tarihe insandışılaştırma yaklaşımlarının somut bir örneği olarak geçmiştir.

Kadınların, çocukların ve gençlerin tek tek ya da toplu olarak katledildiği; tarihe “ölüm yolu” olarak geçen yolculuklarda insanların susuzluğa, açlığa ve soğuğa mahkûm edildiği bu tarihsel gerçeklik, o mekânlara adım attığınız ilk anda hayatınızın bir parçası hâline geliyor ve asla unutamayacağınız bir şeye dönüşüyor.

Aslında biz oraya gidenler; bunları yaşamış, deneyimlemiş ve ne yazık ki hâlâ geride bırakamamış kişilerdik. Her birimiz belki doğrudan bunun öznesi, belki de dolaylı yoldan tanığıydık. Buna rağmen bu tarihsel hafıza, insana hâlâ şu soruyu sordurmaktan geri durmuyor: “Bir insan bunu başka bir insana nasıl yapabilir?”

Sonuçta bunu ne kadar kendimiz yaşamış, deneyimlemiş ya da tanık olmuş olsak da zihin, yolumuza devam edebilmemiz için bir noktada bu vahşeti reddetmeye ihtiyaç duyuyor. Yoksa bu kadar benzer acılara bakıp yine de “Bir insan bir insana bunu nasıl yapabilmiş?” diye sormak, insanın kendi içinde büyük bir çelişki yaratırdı. O dehşete düşme hâli, aslında bazı şeylerin zihnimizde hâlâ normalleşmediğini gösteriyor.

Belki de tam bu noktada, insanların ve devletlerin öncülüğünde işlenen bu kötülükleri benimsememiş ya da normalleştirmemiş olmak insana bir yanıyla iyi hissettiriyor. Bu vahşet karşısında dehşete kapılmak, üzülmek, hatta öfkelenmek bile insana bu şiddeti, bu devlet politikalarını ve tutumları zihninde meşrulaştırmadığını hatırlatıyor.

Bosna Hersek, adım attığınız her yerde yaşanan savaşın ve savaştan geriye kalanların tanığı olduğunuz bir zaman akışı yaşatıyor insana. Duvarlardaki kurşun izlerinin hâlâ durması, kayıpların ardından yerlere işlenen kırmızı izler, çocukların savaş hatıralarını taşıyan müzeler ve o dönem katledilen insanlardan geriye kalan görsel arşivler… Bütün bunlar insana son derece ağır hissettirse de bugün hâlâ ırkçılığı ve faşizmi dayatmaya çalışan ulus-devlet politikalarının nasıl sonuçlara yol açabileceğini somutlaştırması açısından önemli bir yüzleşme alanı sağlıyor.

Bosna Hersek’e ilk girdiğinizde yemyeşil doğası, ormanları, sessiz ve sakin sokakları insanda büyük bir huzur yaratıyor. Çocuk seslerinin eşlik ettiği kalabalık meydanlar, bir an için savaş gerçekliğini unutturuyor. Fakat hafıza mekânlarına bir kez girip çıktıktan sonra savaş, artık unutamayacağınız bir gerçekliğe dönüşüyor.

Herhalde hepimizin en çok dikkatini çeken şeylerden biri de kurşunlardan yapılmış aksesuarlardı. “Bu kadar savaşın, bu kadar vahşetin yaşandığı bir yerde neden böyle bir tercih yapılmıştı?” diye düşündük. Bu sorunun cevabını doğrudan alamadık belki ama savaş ve yıkım meselesini daha canlı bir şekilde gördükten sonra, her birimiz bunun anlamını kendi zihnimizde bir şekilde kurmuşuzdur diye düşünüyorum.

Üç günlük saha ziyaretinde Srebrenitsa Soykırımı Anıtı ve Potoçari Anıt Mezarlığı, Savaşta Çocukluk Müzesi (War Childhood Museum) ve Srebrenitsa Soykırım Kurbanlarını Anma Müzesi başta olmak üzere, gezi boyunca adım başı karşımıza çıkan hafıza mekânlarını ziyaret ettik.

En çok da TİKA’nın yapımına destek verdiği Srebrenitsa Soykırım Kurbanlarını Anma Müzesi üzerine konuştuk. Çünkü bu müze, devletlerin hafıza, acı ve adalet karşısında takındıkları tutarsızlığı bütün açıklığıyla görünür kılıyordu. Devletler, kendi işledikleri suçlar söz konusu olduğunda inkârı, sessizliği ve bastırmayı tercih ederken; başka coğrafyalarda yaşanan acılar karşısında “destekçi” ve “duyarlı” bir pozisyon alarak hem dış politikalarını güçlendiriyor hem de içeride yüzleşmekten kaçındıkları suçları görünmez kılıyorlar. Elbette bir yerde işlenen insanlık suçuna karşı çıkmak, söz söylemek ve bunu engelleyecek bir konumda yer almak son derece önemli ve gereklidir. Ancak bunu gerçekten insanları düşündükleri ya da sorumluluk hissettikleri için yapmadıklarını da biliyoruz.

Türkiye’nin kendi tarihsel ve güncel hak ihlalleriyle yüzleşmek yerine inkâr, baskı ve kriminalizasyon politikalarını sürdürdüğü bir dönemde, kuruluşuna destek verdiği bu müzenin duvarında yer alan şu ifade bizim için çok daha çarpıcıydı: “Soykırım; ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen sistematik ve planlı eylemler bütünüdür.”

Bu tanım, Srebrenitsa’da yaşanan hakikati; devlet aklının hangi acıları tanıyıp hangilerini inkâr ettiğini, hangi yasları meşru görüp hangilerini bastırdığını düşündürüyordu. Müze bu yönüyle, geçmişte yaşanmış bir soykırımın hafıza mekânı olmasının yanı sıra, devletlerin acıyı, hafızayı ve adalet talebini kendi politik çıkarları doğrultusunda nasıl seçerek sahiplendiğinin de güçlü bir göstergesiydi.

Bütün bu gezi sırasında bazı hikâyeler, doğrudan deneyimlediklerimizle sanki yeniden yüzleşiyormuşuz hissi de uyandırıyordu. Oğlunu savaşta kaybeden annenin “Gelip nasılsınız diye bile sormadılar” sözü, aslında faillerin yaptıklarından pişmanlık duymadıklarının ve hiçbir telafi derdine düşmediklerinin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bu cümle, bugün yaşadığımız coğrafyada kendi evladını, yakınını yitirmiş birçok kişinin kurduğu cümlelerle birebir aynı yerde duruyordu.

Sanırım en fazla etkilendiğimiz hikâyelerden biri de Nermin’in hikâyesiydi. İlk anlatıldığında zihnimizde yeterince canlandıramadığımız bu hikâyeyle, anıtını gördüğümüzde belki biraz daha bağ kurduk. Ancak videosunu izlediğimizde, o sesin artık kulaklarımızdan hiç çıkmayacak bir gerçekliğe dönüştüğünü hissettik. Nermin’in hikâyesi, savaşın ne kadar ahlaksızca ve insanlık dışı bir yerden yürütüldüğünü bir kez daha gösteriyordu. (Nermin’in hikâyesi: https://www.youtube.com/watch?v=M60vCR0jtEs )

Bütün bu hafıza yüzleşmesinde, insanların nasıl duygusuzca hedef alındığını ve insanlar arasındaki bağların nasıl vahşi bir yaklaşımla ortadan kaldırıldığını görüyorsunuz. 1991-1995 yılları arasında yaşanmış olan bu savaşın yakın tarihli olması nedeniyle hafızası hâlâ bu kadar canlıyken, gerekli yüzleşmelerin sağlanamamış ve insanların beklediği adaletin karşılığını bulamamış olması son derece çarpıcıdır. Binlerce kişinin katledildiği bu savaşta yargılanan kişi sayısının elliyi geçmemesi, neredeyse hiçbirinin cezalandırılmaması ve ceza verilen bir kişinin de yurt dışına kaçmış olması, aslında yüzleşmenin önünün ne kadar kapalı tutulduğunu göstermektedir.

Özellikle müzedeki görsel arşivlerin yoğunluğu, insanı ilk anda şu soruyla baş başa bırakıyor: Bu kadar görüntüye, videoya, tanıklığa ve belgeye rağmen bu kadar insanın katledilmesi nasıl engellenemedi? Ya da gerekli yüzleşme nasıl sağlanamadı? Ancak bu sorunun içinde kaybolmak ya da yalnızca geçmişe ait bir çaresizlik duygusuna kapılmak mümkün olmuyor. Çünkü bugün Gazze’de, Kürdistan’da ve dünyanın birçok yerinde yaşanan hak ihlallerini, saldırıları ve katliamları da neredeyse anlık video kayıtlarıyla takip ediyoruz.

Bu gerçeklik bize gösteriyor ki mesele çoğu zaman bilmemek, görmemek ya da duymamak değil; devletlerin, uluslararası kurumların ve egemen güçlerin neyi görmeyi seçtiği, hangi acıya sessiz kaldığı ve hangi suça politik çıkarları gereği alan açtığıdır. Görüntünün, belgenin ve tanıklığın çokluğu tek başına adaleti getirmiyor. Adalet, ancak bu hakikatin politik bir sorumlulukla sahiplenilmesiyle mümkün hâle geliyor.

Kısacası tarihte sayısız benzer soykırım, kültürel kıyım ve katliam yaşanmış; sayısız insan katledilmiştir. Ancak tarihsel gerçeklikten de gördüğümüz üzere, bütün bunların karşılığı çoğu zaman yalnızca cezasızlık olmuştur. Bütün bunlar coğrafya ve sınır tanımayan; insana, insanlığa, doğaya dair ne varsa hedef alan kötü bir gerçekliktir. Ve bunları yapanlar devletler olduğu için, ne yazık ki ellerinde bulunan gücü her seferinde yıkım gücünü daha da artırarak kullanmaya devam etmektedir.

Elbette insanlar bunun karşısında mücadele etmekten, yüzleşme alanlarının arayışına girmekten geri durmuyor. Nasıl ki katliamın, kıyımın ve sürgünün bir sınırı yoksa halkların mücadelesinin de bir sınırı yoktur. Umuyoruz ki nerede ve kime karşı işlenmiş olursa olsun, her suçun mutlaka cezalandırılması ve tekrarlanmaması bu mücadelelerle sağlanacaktır.

Şükran Demir-Özgür Ünal