Saraybosna ve Srebrenica'dan İzlenimler – II


Srebrenica: Hafıza, Müze ve Adalet

İkinci gün, Srebrentizsa Memorial Museum ve soykırımda öldürülen, bedenleri bulunabilen ve kimlikleri tespit edilebilen insanların toprağa verildiği mezarlığa doğru 3 saatlik bir yolculukla başladı. Yol boyunca geçtiğimiz kasaba ve köyleri çevreleyen uzun ve sık ağaçlarla kaplı ormanlık alanlar, soykırım sırasında milislerin/faillerin ‘insan avcılığı’ yapmasını nasıl kolaylaştırdığı ve insanların hayatta kalma mücadelelerinin boyutları bakımından düşündürücüydü. Doğanın “işbirliği” her iki açıdan da… Tekinsizlik hissi, bu ormanlık alanlardan geçerken iyice yükseliyor, tahmin edeceğiniz gibi...

Yol boyu bize eşlik eden rehberimiz, yirmi üç yaşında bir siyaset bilimi öğrencisi. Son derece politik, donanımlı ve açıklıkla konuşan, meselelerin sosyolojik, kültürel ve tarihsel art alanlarını da işe koşarak bilgi aktarması bakımından etkileyici biri. Rehberimiz, ailesinin soykırıma uğrayan Boşnak ailelerden biri olduğunu, büyürken bu konuda ailesi tarafından bilgilendirildiğini, dönemin anlatıldığını, görüntüleri izlediğini anlatıyor. Babasının adının bugün dahi Sırplar’ın elindeki uzun bir listede “terörist” olarak kayıtlı olduğunu, Sırbistan’a bir vesileyle gittiğinde alıkonulması üzerine (nedeni bu) öğrendiğini de aktarıyor. Felaketin pek de sona ermediğini gösteren düşündürücü bir bilgi olarak bunu okuyun.

Mezarlığa vardığımızda cuma namazına denk geliyoruz sanırım. Etkileyici ve epik bir yas hâli… Sessizce anmamızı yapıyoruz ve hâlâ genişlemekte olan mezarlığı dolaşıyoruz. Mezarlığın tam ortasında bir ağacın altında, soykırım sırasında zulme uğrayan Boşnaklara yardım ederken öldürülmüş tek bir Müslüman olmayan/Hristiyan kişi yatıyor. O kişinin ve onun gibilerin kimler olduğunu, neler yaşadıklarını, karma ailelerin mensuplarının ve faillerin çocukları olup da o ebeveynlere hesap soran çocukların politik sorgulamalarını daha ziyade merak ediyorum.

Bu ziyaretten pek çok soruyla ayrıldıktan sonra Genocide Memorial Museum’a gidiyoruz. Burası, soykırımdan kurtulmaya çalışan insanların sığındığı eski bir pil fabrikasıymış önceden. CNN ekranlarında Srebrenica’yı izlemiş olan benim kuşağımın ve öncekilerin hatırlayacağı bir yer. Temmuz 1995’te, Sırp Cumhuriyet Ordusu (VRS) generali olan, daha sonra CNN’de yayınlanan soykırım mahkemesinde yargılandığını da izlediğimiz Ratko Mladiç’in ve onunla iş birliği içindeki Sırp milislerin beş gün içinde binlerce Boşnağı katlettikleri Srebrenica Potocari’de, Birleşmiş Milletler’in Srebrenica Bölgesi’nde yaklaşık 400 Hollandalı Mavi Bereli askeri olmasına rağmen soykırımı engellemedikleri gibi, sığınmacıların kullandığı ve insani yardıma ulaşacaklarını düşündükleri onların denetimindeki bu alanı terk ettikleri yer burası.

İşte burası Genocide Memorial Museum’a dönüştürülmüş. Derinlikli ve çok disiplinli bir saha araştırmasından elde edilen verilere, sözlü ve görsel tanıklıklara, saha sırasında toplanan kişisel nesnelere dayalı, bilgilendirici ve malzemenin çeşitliliği bakımından etkileyici bir sergi kurulmuş. Türkiye’ye özel bir saygı duyuluyor, çünkü buranın renovasyonu TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından yapılmış.

İşin bu kısmı, Türkiye’de uzun yıllardır hafıza ve iyileştirici adalet mücadelesi yürüten, yüzleşme ve adalet talep eden ve yalnızca inkâr ve cezasızlıkla karşılaşan insanların devrelerini yakabilir. Türkiye hem hafızalaştırma, anma ve yüzleşme konusunda sahici bir politik dikkat göstermiş hem de maddi olarak cömert davranmış. Bu nedenle bu coğrafyada Türkiye’den gelmemiz, Ermenistan seyahatimizde karşılaştığımızın aksine, memnuniyetle karşılanıyor. Pasaportunu taşıdığımız ülke birinde kurban, diğerinde fail ve inkârcı durumunda. Türkiye’nin Ermeni felâketi ve Dersim Tertelesi başta olmak üzere, bu soykırımlarla yüzleşmek bir yana, bunu inkâr ederken şimdiye kadar yürütülen mücadelelerden de hafıza politikalarının geliştirilmesi ve adalet/yüzleşme talep eden politik söylemin kurulması ile ilgili epeyce öğrendiğini, sergi içeriğinde kullanılan dil, söylem ve temsillere baktığınızda anlıyorsunuz.

Ertesi gün, seyahatin son günü, Post-Conflict Research Center’ın kurucusuyla yaptığımız söyleşide, grubumuzdaki genç araştırmacılar bu ikilemi doğrudan sorduklarında aldığımız yanıt da şaşırtıcıydı. Srebrenica’da yaşanan soykırıma dair acil adalet ihtiyacı ve unutulmasına karşı Genocide Memorial Center’ın yaşatılması, araştırmaların sürdürülmesi ve uluslararası kamuoyunun oluşturulması için maddi kaynağa ihtiyaç vardı. Bu noktada etik bir sorgulama yürütmek yerine görmezden gelmek daha kolay olabiliyor. Seyahat sonrasında o dönemi yeniden düşünürken, bu yazıda da sık sık referans verdiğim Sontag’ın kitabında, kamusal hafıza ve müze meselelerine eleştirel yaklaştığı 5. bölümde şu cümlelere rastladım:

“(….) şimdi birçok kurban bir hafıza müzesi kurulmasını; kendi acılarının kapsamlı, kronolojik biçimde düzenlenmiş ve resimlerle beslenmiş bir anlatıya sığınak olacak bir tapınak açılmasını arzulamaktadır. Örneğin Ermeniler, uzun zamandan beri Washington'da, Osmanlı Türklerinin kendilerine karşı uyguladıkları soykırımın hafızasını kurumsallaştıracak bir müze açılması için çaba harcamaktadırlar. Burada başka bir noktaya temas etmek gerekir: Bir ülkenin, nüfusunun ezici çoğunluğu Afrikalı-Amerikalılardan oluşan bir şehir durumuna gelmiş bir başkentinde niçin bir Kölelik Tarihi Müzesi yoktur acaba? Gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri'nin hiçbir köşesinde (yalnızca metrolar gibi seçilmiş bölgeleri değil, Afrika'da tezgâhlanan köle ticaretinin ilk zamanlarından başlayarak bütün hikâyeyi anlatan) bir Kölelik Tarihi Müzesi'ne rastlanmaz. İşte bu, harekete geçireceği potansiyeller dikkate alındığında, toplumsal istikrar açısından son derece tehlikeli olduğu düşünülen bir hafızadır. Holokaust Anı Müzesi ve gelecekte kurulacak bir Ermeni Soykırımı Müzesi, Amerika'nın kendisinde yaşanmayan olaylarla ilgili olduğundan, hafızanın yetkililere karşı sert bir iç huzursuzluk uyandırması riski de yoktur. Oysa Amerika Birleşik Devletleri'ne Afrikalı kölelerin getirilmesi gibi büyük bir suç oluşturan bir tarihsel gerçeği kayda geçirecek bir müzenin kurulması demek, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kötülüğün kaynağının burada [Amerika'da] yattığını da kabul etmek anlamına gelecektir. Çünkü Amerikalılar, her zaman için oradaki (bütün tarihi boyunca adilliği tescillenmemiş tek bir lideri olmayan eşsiz bir ülke olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin kirli elinin bulaşmadığı yerlerdeki) kötülüğün resmini sergilemeyi tercih ederler.” (Vurgular bana aittir… Sontag, 2023: 91)

Bu yazıyı tamamladığım gün 2 Temmuz… 1993’teki Sivas Katliamı’nın yıldönümü… Bu felaketi de, tıpkı Srebrenica’yı iki yıl sonra yine Temmuz ayında canlı izleyeceğimiz gibi, televizyondan anbean canlı izledik. (Biz Alevi-Kızılbaşlar başka izlemişizdir muhtemelen.) 33 insanın canlı canlı yakıldığını izlediğimiz o otelin bir hafıza mekânına, müzeye dönüştürülmesi yıllardır talep edilir. İşte Sontag’ın bahsettiği “oradaki kötülüğün resmini sergilemeyi” tercih eden bir diğer ülke olarak, kötülüğün kaynağının aynı zamanda burada da olduğunu kabul etmeyi bir yana bırakın, bunu bir millî mesele hâline getirirler.

*Devam edecek... Üçüncü ve son bölümde Türkiye'de hafıza siyaseti, Sivas Katliamı, kamusal hafıza, feminist metodoloji ve Srebrenica deneyiminin düşündürdükleri ele alınacaktır.

 

Esengül Ayyıldız