İzmir’in Gayriresmi Hafızası: Midye Kabuğu
Hafıza ve Gençlik programının dördüncü dönem katılımcılarından Bermal Akıl, bu yıl program kapsamında düzenlenen yerel gençlik buluşmalarının İzmir durağından ilham aldığı bir yazı kaleme aldı. Bir midye kabuğunun izini süren bu yazı; kentin göç, toplumsal cinsiyet, ekolojik kriz ve 1922 yangınıyla şekillenen görünmez toplumsal hafızasını özgün bir bakış açısıyla gözler önüne seriyor.
İzmir’de yaptığımız hafıza gezisinden önce şehre dair bildiklerimin ne kadar yüzeysel olduğunu aslında fark ettim. Gezi boyunca ve sonrasındaki atölye çalışmalarında kentin katmanlarını eşeledikçe hafızanın sadece binalarda değil çok daha gündelik ve sıradan görünen şeylerde saklı olduğunu gördük. Benim kişisel olarak en çok dikkatimi çeken ve kentin özeti gibi duran nesne ise bir midye kabuğu oldu.

İlk bakışta sadece hızlıca tüketilip geçilen bir sokak yemeği gibi duran bu kabuk aslında göçten kentsel dönüşüme, 1922 yangınından toplumsal cinsiyete kadar pek çok meselenin tam merkezinde duruyor. Gezide üzerinde durduğumuz en sarsıcı bilgilerden biri 1922 yangınıydı. Yangını genel hatlarıyla konuşmuş olsak da bu büyük felaketin kentin mutfak kültüründeki yıkıcı etkisini ayrıca düşünmek gerekiyor. Yangın sadece mahalleleri yok etmekle kalmamış kentin deniz ürünlerine dayalı o eski ve kozmopolit mutfak geleneğini de büyük ölçüde kesintiye uğratmış. Midyenin o büyük yıkımdan sonra kente gelen mübadillerin ve göçmenlerin hayatta kalma stratejisi olarak yeniden kimlik kazandığını öğrendim. Yani bugün yediğimiz midye dolma aslında bir kentin ve o kente gelen göçmenlerin küllerinden yeniden doğma çabasının bir parçası. Göçmenler için bir geçim kapısı haline gelmesi kentin yaşadığı sınıfsal ve demografik değişimin en net kanıtlarından biri olarak önümüzde duruyor.
Midyenin bugünkü formuna dair atölyelerde tartıştığımız bir diğer konu bu işin Güneydoğu’dan gelen göç dalgasıyla olan bağıydı. Her ne kadar Mardinlilerle daha çok özdeşleşmiş olsa da bu üretim hattı aslında bölgeden gelen geniş bir göçmen ağının eseri.
Denizi olmayan şehirlerden gelen insanların İzmir’in deniz ürününe kendi baharatlı dolma kültürlerini eklemeleri müthiş bir adaptasyon hikayesi. Pierre Bourdieu’nün "habitus" kavramıyla bakarsak bu insanlar kendi kültürel birikimlerini Ege’nin malzemesiyle birleştirerek yeni bir kentsel alışkanlık yaratmışlar. Bu durum mutfağın sadece karın doyurmak için bir yer değil bir şehre tutunma ve kültürel olarak yerleşme biçimi olduğunu gösteriyor.
Midye dolmanın içindeki karabiber ve baharat yoğunluğu karasal hafızayla kıyı şeridinin mecburi ve güçlü bir sentezi gibi görünüyor. Atölye çalışmalarında duyduğum bir detay daha beni midye hakkında düşündürmeye sevk etti: Kentsel dönüşümle yeni konutlara taşınan ailelerin evde midye hazırlayabilmek için iç kapıları sökmeleri… Modern mimari evi sadece bir tüketim ve dinlenme alanı olarak tasarlıyor. Ancak midye üreticisi için ev aynı zamanda bir üretim alanı. Michel de Certeau’nun "taktik" dediği şey burada devreye giriyor. İnsanlar kendilerine dayatılan standart daire tipolojisini kapıları sökerek kendi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenliyorlar. Bu durum kentsel planlamanın hayatın gerçek pratiklerine ve enformel ekonominin esnekliğine ne kadar uzak kalabildiğinin en somut örneği.
Atölyedeki toplumsal cinsiyet grubunun çalışmaları sokaktaki tezgahın arkasındaki gizli dünyayı görünür kıldı. Biz sokakta sadece satış yapan erkekleri görüyoruz. Ancak o midyelerin temizlenmesi ve doldurulması aşaması neredeyse tamamen kadınların omzunda. Ev içine hapsedilmiş sigortasız ve görünmez bir emek söz konusu. Bu durum kentin sadece mekânsal değil aynı zamanda cinsiyetlenmiş bir iş bölümü üzerine kurulu olduğunu gösteriyor.
Bir diğer farkındalık ise ekoloji tarafındaydı. Midye deniz suyunu filtre eden bir canlı. Dolayısıyla kentin denizindeki tüm kirliliğe ve ağır metallere birebir tanıklık ediyor. Midye kabuğu aslında kentin çevre politikasının bir laboratuvar çıktısı. Bu durum halk sağlığı açısından da ciddi bir risk faktörü olarak dikkat çekiyor. Hafıza gezisi ve sonrasındaki süreçte edindiğimiz bu bilgiler kentin sadece anıtsal yapılardan ibaret olmadığını bize öğretti.
Midye kabuğu 1922 yangınını, göçün getirdiği dönüşümü, yoksulluğu, görünmez kadın emeğini ve ekolojik krizi bünyesinde toplayan bir kapsül gibi. Şehri anlamak için büyük binalara bakmak yerine bazen avucumuzdaki küçük nesnelerin hikayesini takip etmek çok daha gerçekçi sonuçlar veriyor.
