Saraybosna ve Srebrenica'dan İzlenimler – I
Hafıza ve Gençlik Programı'nın danışmanlarından Esengül Ayyıldız, bu yıl program kapsamında Bosna Hersek’in Saraybosna ve Srebrenitsa kentlerine düzenlenen uluslararası saha ziyaretinden hareketle üç bölümden oluşan bir yazı kaleme aldı. Yazısında Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı'nın hafızasını edebiyat, fotoğraf ve medya tartışmaları eşliğinde ele alırken; felaketin temsil edilmesi, tanıklığın sınırları ve hafızalaştırma pratikleri üzerine düşünüyor.
Felaketi Görmek, Hatırlamak ve Anlatmanın İmkânı
“İlk bombalar düşerken yatak odasındaki halıya karın üstü yatmış, radyo dinliyordum -David Bowie’nin Suffragate City’si çaldığı sırada birden metalik bir uğultu havayı yırttı ve bir patlama perdelerimizi kornişten uçurdu. Basıncı o kadar şiddetliydi ki barfikste uzun süre baş aşağı sarkmışım gibi gözlerim karardı.
Sokağın bütün alarm düzenekleri panik halindeydi ama ben değildim. Henüz değildim. Çok geçmeden sürekli panik halinde olacak, her gölgede ölüm olduğunu sanacaktım ama savaşın ilk günü daha çok şaşkınlık içindeydim.”
1.
Bu cümleler Tijan Sila’nın. Sevgili arkadaşım Ayça Sabuncuoğlu’nun Almanca’dan çevirdiği Saraybosna Radyosu, Siren Yayınları’ndan çıktığında okuma listesine dâhil etmiştim. Hafıza Merkezi’nin Hafıza ve Gençlik ekibi olarak Saraybosna ve Srebrenica’yı ziyaret etmeden önce, o felaketi yaşayan birinin nasıl hatırladığını ve ne hissettiğini kavrayabilirim belki umuduyla nihayet başına oturdum. Ziyaretten sonra yeniden okudum.
Tam da Melike Koçak’ın yazdığı gibi: “… söz konusu felaketse, çok çok onun yazılamazlığı üzerine düşünmek; içinden geçip gittikten sonra, geçip giderken kalana bakmak ancak mümkün olabilir. Onu anlatıvermek değil de onu anlatmanın dilini, biçimini aramak ki bu epey zaman alır.” (Melike Koçak, Tenhada Yazmak: https://birikimdergisi.com/guncel/12472/tenhada-yazmak)
Saraybosna ve Srebrenica’da soykırımın nasıl hatırlandığını, hafızalaştırıldığını anlamaya çalışırken, daha önce birlikte yaptığımız Ermenistan ziyaretinde ya da içinde bulunduğum Dersim Soykırımı saha araştırmalarında olduğu gibi, zihnimi kemiren, anlamak üzere etrafında dolanıp durduğumuz bu zor meselelerin anlatılamazlığıydı. Bu imkânsızlıkla birlikte, Saraybosna ve Srebrenica ziyareti sonrası zihnimde kalanları, savaşların canlı ve seyirlik birer gösteriye dönüştüğü ve etik tartışmaların bu zamana eşlik ettiği dönemde dünyayı ve felaketi anlamaya çalışan genç bir insan olarak izlemiş olmanın verdiği zayıf bir yetkiyi kullanacağım, izninizle.
2.
Tijan Sila’nın alıntıladığım cümlelerindeki David Bowie’nin Suffragate City’sini dinlerseniz (şuraya buyrunuz: https://www.youtube.com/watch?v=EaVm93q95fc) 90’ların ruhunu hissedeceksiniz. Türkiye’de medyanın kamusal alanının ve tabii piyasasının gelişmesi, tek kanallı TRT yayıncılığından sonra önce özel radyolarla olmuştu. 1991’de Star–Magic Box televizyonu ile birlikte başlayan ve hızla ilerleyen ticari yayıncılığın en şaşırtıcı ve sarsıcı deneyimi, önce Körfez Savaşı’nın ve sonra Bosna’da yaşanan soykırım sürecinin canlı yayınlanması ve izlenmesiydi. Hem yayıncılık hem izleyici deneyimi hem de tüm bu kamusal alanı yeniden düşündüren etik tartışmalar bakımından da o dönem çarpıcıydı.
Bu konuda önemli tartışmalar yürüten, medya ve iletişim çalışmalarında temel bir başvuru kaynağı olarak önemini hâlâ koruyan Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabı, Sontag’ın gazeteci olarak o sırada Saraybosna’da bulunan oğlu David Reiff’i ziyarete gitmesiyle birlikte kaldığı ve uzun zaman “içeriden” tanıklık ettiği Bosna’da, insanların yaşadığı savaş ve soykırım felaketine referanslarla doludur. Okurken hem izleyicilerin birer imaj ve enformasyon tüketicileri olarak nasıl inşa edildiklerini ve tanıklığa, dolayısıyla savaşı ve felaketi durdurma potansiyelinin fotoğraf ve televizyon/medya içerikleri dolayımıyla nasıl soğurulduğu üzerine düşündürür. Eğer Saraybosna’yı ziyaret ettikten sonra yeniden okursanız, referans verdiği kısımları düşünerek kendinizin de bir izleyici olarak nasıl inşa edilmiş olabileceğiniz üzerine de düşünürsünüz. Kitabın son cümleleri şöyledir:
“Bizim, savaşın neye benzediğini gerçekten tasavvur etmemiz mümkün değildir. Biz savaşın ne kadar korkunç, ne kadar dehşetengiz bir şey olduğunu -ve ne kadar 'normal' hâle geldiğini- tahayyül edemeyiz. Biz anlayamayız, tahayyül edemeyiz. Fakat, bir süre ateş altında kalmış ve yanı başında başkaları vurulup düşerken ölümün pençesinden kurtulmuş her talihli askerin (her talihli gazeteci, yardım kuruluşu görevlisi ve bağımsız gözlemcinin) değişmez duygularla hissettiği şey budur. Ve haklı olan onlardır.” (Sontag, 2023: 129)
“Biz” seyircileri “onlar”ın, yani felaketi yaşayanların “acısı”na pornografik bir merakla değil, aradaki mesafeyi sorularla ve sorgulamalarla besleyen bir dolaylı tanık olarak konumlandıracak bir habercilik ve fotoğrafçılık pratiğinin hava gibi su gibi ihtiyaç hâlinde olduğu şimdilerde, bunu edebiyatta yapabilen bir yazar olarak Tijan Sila, Saraybosna Radyosu’nda “Bosna Savaşı’nı nasıl açıklamalı?” sorusuyla başladığı 2. Bölümde, felaketi yaşamış bir genç olarak meseleyi kendi gözünden şöyle anlatıyor:
“Hırvatistan, Mayıs 1991’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Slovenya, Haziran 1991’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Kosova, 2008’de bağımsızlığını ilan edince Sırp ordusunun saldırısına uğradı. Sırbistan, Yugoslavya’nın dağılmasını kendi egemenlik alanının dağılması olarak algıladı, diğer federe devletlerin bağımsızlık çabalarını da astların ayaklanması olarak.
Yugoslavya’nın çöküşünü takip eden çok sayıda savaş arasında, benim anavatanımdaki savaş en karmaşık olanıydı. Bosna, Yugoslavya’nın coğrafi merkezindeydi ve çokkültürlüydü; Müslüman Boşnaklar, Katolik Hırvatlar ve Ortodoks Sırplar yaşıyordu burada. Bosna nüfusunun üçte biri karma evlilik yapmıştı, bu çiftlerden biri de benim annem ve babamdı: Annem Hırvat-Katolik, babam Boşnak-Müslüman bir ailedendi.” (Sila, 2025: 19)
Sila’nın babaannesi ise Hristiyan Ortodoks bir Sırp ve babası kendisini Müslüman olarak görüyor, çünkü genelde olduğu gibi Boşnaklar için de baba tarafından atalar belirleyici oluyor. Bu soyağacı, Bosna’daki savaşı ve toplumsal dinamikleri anlamanın kolay olmadığını yeterince iyi ifade ediyordur. Daha da kafa karıştırıcı olan şey, Sırbistan Bosna’ya saldırırken Bosna’daki Sırp azınlığın desteğine güvenebilmiş ve Bosna Savaşı’nı “aynı zamanda bir iç savaş” hâline getiren şeyin de bu olduğunu söylüyor. Fakat Boşnak Sırpların bir kısmının Sırp milliyetçilerine karşı savaştığını da ekliyor. Boşnak Müslümanların bir kısmı da Sırp silahlı kuvvetlerini desteklemiş ve hatta Boşnak ordusuna karşı savaşmışlar. Fikret Abdic (bu adama “savaş ağası” diyor Tijan Sila), ülkenin batısında “özerk bir eyalet” ilan edince onun peşinden gitmişler ve bir yıl sonra Hırvat milliyetçilerinin birlikleri de Bosna ordusuna karşı savaşmış. Bu çarpışmalar her yerde olmamış, özellikle Mostar’da yoğunlaşmış, diğer bölgelerde ise Sırplara karşı müttefik kalınmış.
“Sonunda herkes herkese karşı savaştı.” diyor ve hemen devamında, iç savaşı hazırlayan ortamı ve bunun nasıl bir şey olduğunu da şöyle anlatıyor: “Böyle olacağı önceden belliydi. Savaşın patlak vermesinden aylar önce Saraybosna’da sürekli taşkınlıklar oluyordu; futbol maçlarından sonra, konserlerden sonra, düğünlerden sonra, hatta herhangi bir meslek lisesinin töreninden sonra. Saraybosna Radyosu her gün yeni olaylar bildiriyordu. Kendi diktikleri hayali üniformalar içindeki milisler geceleri kendi etnik grupları adına sokaklarda devriye geziyordu.” (Sila, 2025: 10)
3.
21 Mayıs 2026’da Sarajevo Uluslararası Havalimanı’na indiğimizde, kentin yemyeşilliğinin bizi karşılaması biraz şaşırtıcıydı. Daha sonra Srebrenica’ya minibüsle yaptığımız yolculukta, sık ağaçlıklı ormanların arasında yol alırken de hissettiğim, doğanın huzur vericiliği değil, tekinsizliğiydi. Havalimanı’ndan otele doğru giderken mecburen kentin içinden geçiyorsunuz ve Miljacka Nehri’nin kenarından yol alıyorsunuz. Doğasının yeşilliğine ve nehrin verdiği ferahlığa rağmen bu tekinsizliğin, pek de uzun olmayan bir zaman önce yaşanmış kuşatma ve soykırımın gölgesi olduğunu tahmin edersiniz. Felaketin ardında bıraktığı tekinsizlik…
Post-Conflict Research Center’ın (PCRC) okumamızı önerdiği kaynaklarda, Saraybosna’nın kuşatma sırasında dünyanın en ünlü yerlerinden biri olduğu ve bunun tesadüf olmadığı belirtiliyordu. Mesela Sontag’ın oğlu David Reiff ya da Christiane Amanpour gibi uluslararası gazeteciler Saraybosna’daydı ve Sontag da bu vesileyle orada yaşanılanlara tanıklık ediyordu. Yani savaşın ana sahnesi, uluslararası medya açısından Saraybosna’ydı. Söz konusu Saraybosna Kuşatması’nın uluslararası kamuoyundaki algılanış biçimi ile kırsal bölgelerdeki şiddetin göz ardı edilmesi arasındaki uçurumun nedeni, şehrin yabancı gazetecileri ağırlayabilecek otellerinin olması ve haberciliğin/yayıncılığın yapılabilmesi için gerekli iletişim altyapısına sahip olmasıydı. Böylece, Saraybosna savaşın ve soykırımın merkezi sahnesi olurken, gözlerden uzak bölgelerde insanların yaşadıkları felaket görünmez hâle gelmiş. Daha vahimi, yine söz konusu kaynakların belirttiği üzere, uluslararası haber gündeminin ilk sıralarında soykırıma varacak olan bu kuşatmanın yoğun ilgi görmesi, meseleyi “rutin” hâle getirmiş, uluslararası toplumu da sadece insani yardımlarla durumu idare eden seyircilere dönüştürmüş. Peter Andreas’ın (Andreas, 2011: 61) vurguladığı üzere, mesela, Saraybosna’da bir ekmek kuyruğunun bombalanması büyük bir “medya şoku” yaratıp NATO müdahalesini tetikleyebilecekken, kırsal kesimlerdeki köylerin yok edilmesi, milislerin/sniperların işledikleri cinayetler “rutin uluslararası kınamalarla” geçiştirilmiş.
İlk gün öğleden sonra, savaşın işte bu ana sahnesiyle tanışmaya, genç bir rehberle son derece sıradan bir turistik geziyle başladık. Üzerinden henüz otuz yıl geçmiş, etkileri son derece taze bir soykırıma dair insanların kamusal alanda rahatlıkla konuşmaları beklenemez elbette. Felaket yaşamış toplumlarda ilk kuşağın sessizliği, ikinci kuşağın mırıldandığı, sorgulamanın ve politika yapmanın ise üçüncü kuşakla başladığına dair literatürde yer alan bilgiyi burada hatırlıyoruz. Saraybosna’nın etnik-dinsel çeşitliliğinin ve çokkültürlülüğünün neredeyse sembolik mekânlarından biri olduğunu anladığım Logavina Caddesi’ne geldiğimizde (kroki için aşağıya bkz.), buraya ilişkin sorularımızla birlikte güven ilişkisi biraz kurulunca, rehberimizin, tıpkı Tijan Sila gibi, savaşın/soykırımın etkilerini derinden yaşayan çokkültürlü karma bir ailenin (Sırp ve Boşnak ebeveynler) çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Karma evlilikler konusunun zor meselelerden biri olduğunu ve yaşanan felaketi konuşmanın özellikle onlar açısından güç ve sanırım tekinsiz olduğunu da ikinci gün Srebrenica’ya yapacağımız yolculuk sırasında bize eşlik eden diğer genç rehberimizle yaptığımız sohbet sırasında daha iyi anlayacağız.
Esengül Ayyıldız
*Bu yazı üç bölüm olarak yayımlanmaktadır. İkinci bölümde Saraybosna ve Srebrenica saha ziyaretinden izlenimler, hafıza mekânları, Türkiye ile kurulan karşılaştırmalar ve hafıza tartışmaları ele alınacaktır.
